Ortaokulun kalabalık sıralarında öğretmenimizin kapıdan girmesini pürdikkat beklediğimiz bir evvel zaman günüydü. Tahtanın sol üst köşesinde “Ders: Coğrafya” yazıyor, önümüzde de atlaslarımız hazır bekliyordu. Belki en sevdiğim ders değildi ama özellikle her sayfasında önüme yeni yeni dünyalar açan atlasların ve kabartmalı haritaların sayesinde coğrafya derslerini beklediğimi ve ilgiyle dinlediğimi hatırlarım. Ancak o gün öğretmenimiz konuyu dikte ettireceğini ve defterlerimizi açmamızı söylediğinde atlasımı kapattığım için biraz canım sıkılmıştı. Ne yazım güzeldi ne de atlasımın içindeki dünyaları bir kenara bırakmak hoşuma gitmişti.
Belki ders iyi başlamamıştı ama öğretmenimizin ağzından bizim yazmamızı da beklediği için yavaş yavaş dökülen her bir cümleyle birlikte derse olan ilgim artmıştı. Öğretmenimiz Akdeniz Bölgesi’nin özelliklerini sıralıyor ve biz de öğretmenimizin duvardaki harita üzerindeki cetvelinin ucunu takip ederek tüm sıraladığımız özellikleri görerek ikna oluyorduk.
Yıl boyunca yaşanan hava koşulları, yetiştirilen meyve ve sebzeler, bölgenin başlıca geçim kaynakları, denize paralel sıralanan dağlar, bu dağlar arasında kıvrılarak denize dökülen akarsular ve son olarak bölgenin bitki örtüsü maki. Defterime o ders için yazdığım son şey maki olmuştu ve çalan zil ile bahçeye doğru koşturmaya başlamıştım bile.
***
O gün defterime yazarken üzerine hiç düşmediğim ve ruhumda hiçbir tesir yaratmayan bir kelime olmuştu maki. Ancak önümdeki seneler, o kısa boylu bitkilerin ardında kitaplara ve kalıplara sığmayacak kadar heybetli bir kültürün ve de ruhumun en doğal şifasının gizlendiğini gösterecekti bana. Şayet gidip, görüp, yaşayıp hissetmeseydim sadece coğrafi bir terim olarak kalacaktı zihnimde. Ataların meyvesini kendisi yiyemeyeceğini bile bile geriden gelenlere miras bıraktığı zeytin ağaçlarının ne kadar mukaddes olduğunu bilemeyecektim mesela.
Gölgesinde oturup kalktığı için ağaca teşekkür edip helallik isteyen büyüklerimizin olduğunu, yazın kavurucu sıcağında Ladin ağacının dibinde oturup serinlemeseydim hiç öğrenemeyecektim.
Şayet havasını almasaydım Toroslar’ın, kırılmış taze fidan dalını tülbentini şerit gibi yırtarak bağlayan ve sadece bizim değil; kurdun, kuşun, ağacın da anası olduğunu hissettiren nur yüzlü kadınları hiç tanıyamayacaktım.
Dikenleri ayağıma batacak korkusuyla hiç yürümeseydim tarlalarına, hasat ettiği buğdayı yol kenarına serperek giden ve “Dağlara buğdaylar serpin. Müslüman ülkesinde kuşlar aç demesinler.” diyen Hz. Ömer’in ruhunu şad eden büyüklerimizin varlığından bihaber göçüp gidecektim.
Eğer yolum yaylalarından geçmeseydi yeni doğmuş kuzularını kendi evlatlarından ayırmadan bakıp büyüten, kıl çadırının ocağında kaynayan süt gibi kaynayan merhameti hissedemeyecektim asla.
Evinin dam arasına yuva yapan sıvacı kuşlarının bahar ile birlikte gelişlerine, en kıymetli misafirden daha çok sevinen ve evinin önünden sularını, yemlerini eksik etmeyen misafirperverlikten nasiplenemeyecekti gönlüm o düğmeli evleri görmeseydim.
Ayaklarım götürmeseydi beni yaylaların en genişine, yelelerini savura savura oradan oraya koşan yılkı atlarının özgürlüklerine bu denli düşkün olup da aynı zamanda birbirlerinden nasıl ve neden ayrılmadığını idrak edemeyecektim.
Gençlik hevesiyle çıkmasaydım yüksek tepelerine şairin “Bir an önce görülsün diye Akdeniz, Toroslar’da ağaçlar hep çocuk kalır.” deyişine hiçbir anlam veremeyecektim.
***
Maki belki sadece bir bitki örtüsüydü evet ama örttüğü o tüm dağlar, taşlar, yaylalar eşsiz bir kültür hazinesiydi. Boyu kısaydı belki ama kökleri binlerce yıllık Türk kültürünün bu topraklara mühürlenmiş kadim bir yaşam biçiminin sessiz ama derin destanıydı. Bu hazineyi görmeye bir kez bile nail olan her insan, ne zaman Akdeniz veya Toros kelimelerini işitse benim gibi burnuna kekik kokusu, kulağına kuzuların meleşmesi, gönlüne ise o nur yüzlü anaların duası dolar.
2025/İSTANBUL