Bozkırın en durgun yerinde
toprağın nabzına benzeyen bir titreyiş başlar;
titreyişten
oğlak kemiği inceliğinde bir ip sızar göğe.
Rüzgâr yaklaşır,
ip geri çekilir
kimsenin sahiplenmediği bir hecedir sanki.
İp hareket ettikçe
bozkırda renk değiştirir taşlar;
taşların yüzünde
geçmiş bir ağız izinin kalmış olması gibi
belirsiz bir gölge gezinir.
İp ilerler,
ilerleyişi yürüyüşe benzemez;
sanki büyük bir yaratığın
unuttuğu adımı hâlâ havada duruyormuş da
ip onun kenarından kayıp geçiyormuş gibidir.
Kökü olmayan bir ağacın gövdesine yaklaşınca,
gövde kabuğunda
süt inceliğinde bir çizik oluşur.
Çizik ışığı sever gibi davranır,
ama ışık çiziğe dokunduğunda
geriye yalnızca yanık tüy kokusu kalır.
Derenin yüzüne ipin gölgesi düşmez;
düşmediği hâlde
su yüzeyinde gümüş bir dalgalanma yayılır,
bir çocuğun adının duyulduğu anda
abiye sesiyle yankı bulması gibi.
Kuzeyden geçen kuşların gölgesi
ip üzerinde titreyince
gölge incelir,
incelir,
ipten kopup toprağa düşer.
Toprak gölgeye yer açmak için esner
kimsenin çizmediği bir ayak izi belirir
bir anlığına.
Bir kayanın yanında
ip kıvrılıp düğüm olur;
düğümün içinden
yeni doğmuş bir yüzün
hâlâ dünyayı koklayan ilk soluğu gibi
şekilsiz bir titreşim çıkar.
Düğüm gevşediğinde
titreşim, taşın içindeki boşluğa çekilir.
Gecenin en ağır yerinde
ip göğe değer.
Göğün solgun bir noktasından
ince bir kıvılcım yükselir;
kıvılcım ışık değildir,
ışığın kendini unuttuğu yerde
geriye bıraktığı son sıcaklıktır.
Göğün yüzeyinde
suya atılmış bir tüyün bıraktığı halka
ansızın büyür,
büyüdüğünü fark etmeden söner.
Sonra ip bükülür,
bir kez,
bir kez daha,
üçüncü kez.
Her bükülmede
hava hafifçe gerilir,
gerilen yerin içinden
kendi sahibini bulamamış bir nefes sızar.
Kapı değildir o nefes,
yol değildir,
ama birinin az önce geçtiğini hissettiren
o kısa ıslaklık vardır havada.
Şafak yaklaşırken
ip gölgesini yere bırakır;
gölge, dalga boyunu arayan bir ses gibi
ileri geri titrer:
bir ileri,
bir geri,
bir ileri,
bir geri.
Güneş yükseldiğinde
gölge toprağa sızar;
sızdığı yerde kumlar
bir yılanın kayıp postu gibi
hizmetkârsız bir yol çizer.
Yol yürünmez,
yine de adım bekliyormuş gibi
yer yer kabarır.
Kimse kalmadığında
ip kendini yukarı çeker
çizgi gibi değil,
çizginin rüyasını uyandıran
ilk dokunuş gibi.
Bozkırın yüzünde
bir ıslaklık dolaşır;
rüzgâr, yönünü hatırlamak ister
ama hatırlayamaz;
göğün rengi
suyla karılmış kül tonuna döner.
Her şey yerinde durur,
ama taşların gölgesinde
ince bir titreme gezinir:
sanki dünya,
kendi adını biri biraz önce fısıldamış da
hâlâ utancını saklamayı deniyor.